Salı, Aralık 20, 2016

KIRMIZI BİSİKLET


ilk aşkım, hayalim,ilkbahar, akan-zaman, ben,
Kırmızı bisiklet

                  KIRMIZI BİSİKLET

            İlkbahar aylarında güzel bir hafta sonuydu, bekâr evinden erken çıktı bu gün uzun boylu, kıvırcık saçlı adam. Kafasında günlük planı hazırdı akşamdan. 

        Aheste aheste yürüdü sokak boyunca. Gördüklerine de selam vermeyi ihmal etmedi. Her günaydın deyişinde büyülüyordu sanki karşısındakileri. 

     Onlarda aynı nezaketle ve güler yüzle “Günaydın” deyip geçiyorlardı kendi doğrultularına. Sokak bitmek üzere diye geçirdi aklından ve etrafına bakındı kimseye fark ettirmeden.

           Esnafların çoğu daha açık değildi. Bu gün çok mu erkenciyim acaba dedi kendi kendine ve saatine baktığını fark etti. Hakikaten oldukça erkenmiş dedi içinden. Bekârın sağı solu belli olmuyor, ne kalkmasını biliyor ne de yatmasını insan. Çok iyi hissediyordu kendisini. Karşısına gelmişti işte pastanenin. Sıkı bir kahvaltı yapıp iş yerine geçerdi sonra ve bir kaç kişiyle lak lak döver inşaata giderdi sonra da. İşte program dediği buydu adamın.  Sokakta yürümesi boyunca hiç bir isim telaffuz edilmemişti. Günaydın, günaydındı hepsi de. Birkaç kişi hariçti, hal hatır sormuşlardı onlar da. “nasılsınız?” demişlerdi yalnızca. Hal hatır sormak da buydu.
           Adam oturdu masaya. Gelen güler yüzlü garson her zamanki haliyle “her zamanki gibi mi efendim?” “Evet, lütfen.” beklemeye başladı ellerini ovuşturarak. Adam mühendisti, inşaat mühendisi. Projeler yapıyor, bazı projeleri de kendisi uyguluyordu. İşler çok değildi henüz ama büyütecekti nasılsa, çok gayretliydi, titizdi. Elinden geldiği kadar özen gösteriyordu işlerine. Tavizi yoktu hiç de işlerle ilgili. Ne varsa çözülecek proje taslak aşamasında hallediyor kavga döğüş, sonra da uygulama projesini yapıyor teslim ediyordu müşteriye.
            Kahvaltısını beklerken geçen günleri düşünmeye başladı, bir proje gelmişti ilk başladığı zamanlarda. Daha toydu işlerde. “Dediği dedik çaldığı düdük” misali kendine göre doğru bildiklerini alabildiğince savunup ikna etmeye çalışmıştı müşteriyi. Etüt bittikten sonra evin hanımı gelip karı koca birlikte konuşuluyordu. Sonradan bozulmasın proje diye. O gün de müşteri hanımıyla birlikte gelmişti öğleye doğru. Ofiste birer çay kahveden sonra başlanmıştı tartışılmaya. Hanımlar odaların büyüklüklerini bilmek istiyordu her seferinde. O nedenle etütten sonra konuşmaya karar vermişti hanımlarla. O yıllarda mimarlığı bilen yoktu vatandaş arasında, herkes mühendis derdi, mimara da mühendise de.  İnşaat mühendisi, mimariyi de statik betonarmeyi de yapıp çıkıyordu işin içinden. Fiyatlar alabildiğine kırılıp ucuz ucuz iş yapılıyordu. Açıkçası hamallıktı yaptıkları. Kızıyordu sürekli fiyat kıranlara. Kendince bir standart oturtmaya çalışıyordu. “Ne de olsa işin başından sıkı tutacaksın, nasıl başlarsan öyle giderdi” yaygın kanı.
            Müşterinin durumu pekiyi değildi. Kısıtlı imkânıyla yapabildiği kadar yapacak ve oğlan everecekti. Sözü vardı çünkü kız evine. Kirada oturtmayacaktı gelinini. Adam kıvranıyordu durmadan bana bakarak. Yardım ister gibiydi zavallı. Karısı bütün odaları büyütmesinden sonra bir de ilave oda istemişti salon olarak. “Zaten çok çektim anamın evinde sıkış tepiş, koca evinde biraz rahat edeyim.” Yaşları elliye dayanmış “Şunun şurasında neyim kalmış yaşayacak!” diyordu kadın. “Bakın, imkânlarınız kısıtlıymış zaten, yüz metrekareyi büyüttük diyelim, salon da ilave edersek bu duruma yüz elli metre kareyi bulacak eviniz. Maliyet olarak neredeyse ikiye katlayacaksınız, tekrar düşünüp gözden geçirin isterseniz” demişti mühendis. Adam gözlerinin içine bakıyordu karısının yalvarırcasına. Bir süre bakıştılar. Adam karısına hiç söz söylemiyor yalnızca bakmakla yetiniyordu. Bir taraftan da mühendise bakıyordu arada bir “Ne olur ikna et şunu” der gibiydi adamın gözleri. Kadın kararlı görünüyordu büyük olsun konusunda. Tavizi yoktu hiç. Dayanamayıp sessizliğe “Salonu neden istiyorsunuz, hem de bu kadar büyükçe?” deyince mühendis “Oturma odası her zaman temiz olmuyor, sofra atılıyor, ekmek kırıntısı, kir pas oluyor. İnsan her zaman da temizleyemiyor.  Bir misafir bastırdığını düşünün, ekmek kırıntısı kir pasın içinde, ne der insanlar sonra?” dedi kadın. Gerekçesi tepemin tasını attırıvermişti söylediği anda. Bir kocasına bakıp daha sonra kadına bakarak “Kirin pasın içinde kendin oturmayı uygun buluyorsan eğer, misafirlerinde oturur ne var bunda?” deyiverdim.
            Bu iş yüzünden adam kalp krizi geçirecek umurunda değil kadının. Bir an sessizlik oldu. Kocasıyla göz göze geldik. Kadın gevşeyiverdi birden. Üzülmüştüm haline, sert girdiğim içinde kendimi suçlamaya başladım. Haddimi aşmıştım, bu kadar olmamalıydı diye düşünürken, neredeyse özür dilemeyi tasarlıyordum kadın ve kocasından “Tamam o zaman, şu odanın birini az büyütelim, salon olmasın, haklısınız mühendis bey” dedi kadın ve ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırmıştım.           Adamın kızacağını düşünmüştüm söylemeden önce ama adamın şaşkınlığı da benden fazlaydı duydukları karşısında.  Seve seve etüdü sil baştan yapacaktım. Dünden razıydım. O gece halletmiştim her şeyi ve ertesi gün sabah da kesinleştirmiştik son ölçüleri. Adamın inşaatını da ben yapmıştım. İki kattı zaten. Ne kadar da seviniyordu adam. İnşaat bitinceye kadar çok rahat çalışmıştık. Adam hala da görünce iki büklüm olur selam verirken... Masaya bırakılan servis tabağının sesiyle başını çevirip baktı garsona. “Çayınız da geliyor efendim” dedi tıknaz garson. Elindekilerin hepsini bırakıp gitti.
            Kahvaltısını bitirmeye yakın çocukluğu geçti bir an aklından. Ne kadar da yalvarmıştı anasına bisiklet diye. Hatta bir keresinde: Almanya’dan gelen köylülerinin evlerini göstermiş de “Çok ucuza verecekler getirdikleri bisikleti” diye yalan bile uydurmuştu ama anası taviz vermemişti gene de. Kaça vereceklermiş diye bile sormadı. En azından sorar diye beklemişti. Eğer sorsaydı demek ki bir ümit olacaktı bu işte. Ona göre taktik belirleyecektim. “Olmaz, paramız yok boşa atılacak” deyip kestirip atmıştı birden. Ondan sonra da dinlememişti hiç bisiklet lafını. Hala da bisiklete binmeyi bilmediğini düşündü, düşününce de içi sızladı birden bire. Yaşı otuzu geçmiş kırka merdiven dayamıştı neredeyse. Bu yaşta da bisiklet mi öğrenilir? Gülerler adama be. Aklından geçenlere kendisi daha şimdiden gülmeye başlamıştı bile. Gülümseyerek attı ağzına lokmaları. Acele etti kahvaltıyı bitirmek için. Ofise uğrayıp inşaata geçmeliydi hemen.
            Neden olmasın? Diye geçirdi içinden gülümseyerek ofise doğru yürürken. Cesaret gelmişti bir anda. Neden utanıyordu ki? Olmadı bu güne kadar öğrenemedi, bu günden sonra öğrense ne olacak sanki? Kime ne benim bisiklete binip binmediğim? Rest çekiyordu her şeye. Elini kolunu sallaya sallaya yürüdü sokakta.  Sokağın ucuna yakın bisiklet satan bir mobilyacı var, oraya uğrardı şimdi geçerken. Alıp bir bisiklet geçerdi ofise.  Arabaya binmezdi bir süre. Hem de spor yapmış olurdu. Kim ne derse desin diyordu kendi kendine.
           Mobilyacıyı geçerken gözü takıldı bisikletlere. “Gel al beni” diyorlardı hepsi birden. Yaklaştı iki adım kadar. Yüreği hızlanmaya başladı birden. Anasının yüzü geçti zihninden. “Boşa atacak paramız yok” diyordu hala. Yapma ana, artık var, al bana şu bisikleti. Şu kırmızı olanını, haydi ana. Bakma öyle. Bir an durakladı olduğu yerde. Anasının görüntüsünün yanında sesi de gelmeye başlamıştı. Kulaklarını karıştırdı parmağıyla, bir adım daha attı. Ses artıyordu her adımda. Kırmızı bisiklete dokundu ki; al oğlum al, al sana para demişti anası, gözlerinin içine bakarak. Boynunu buruvermişti.  Dokundu her yerine bisikletin. Ana çok ucuzmuş. Kulağındaki çınlamanın bitmesiyle birlikte anasının güler yüzü de silinmişti birden. “Buyurun” dedi bir ses arkasında. Dönüp baktı, genç bir delikanlıydı. Tanımıyordu onu. “Yeni misin burada?” dedi laf olsun diye. Zaman kazanmaya çalışıyordu o anda. Toparlamaya çalışıyordu kendini. “Fiyatı ne kadar?” dedi tuttuğu kırmızı bisikleti işaret etti gözleriyle. “Fiyatı ayarlarız efendim, yeter ki siz beğenin” dedi esmer karayağız delikanlı. Gülümsüyordu karşısında. “Bu bisikleti alıyorum” dedi titrek sesiyle.
             Bisikleti alması kolaydı ama öğrenmesindeydi iş. Bu yaşta adam bisiklet süremiyor, olacak iş miydi? Ayıplarlarsa? Komik gelecek herkese. İçinden geçenlere karşı savaş veriyordu yılmadan bıkmadan. Alıyordu işte var mıydı daha ilerisi gerisi bu işin. Parasını da ödedi mi tamamdı bu iş. Yirmi yirmi beş yıllık özlem bitecekti bir anda.
            Kızmamıştı hiç anasına ve babasına, küçükken. Babası bilmiyordu bile bisiklet istediğini. Anası da söylememişti babasına. Boş laftı, nesi söylenecekti adama. İçeriye girdi yavaşça. Göz attı sağa sola öylesine. Delikanlı kırmızı bisikleti alıp getirdi içeriye. Genişti ortalık. Tozunu temizledi önce bezle. Çok fazla bir şey de yoktu zaten. Dışarıda dokunurken bakmıştı. “Siz ödemenizi yaparken ben de ayarlarını yapayım efendim” dedi yağız delikanlı. Hemen eline birkaç anahtar alıp başladı somunları sıkmaya. Tekerleri kontrol etti. Ben hesabımı ödeyip kapıya doğru yönelmiştim ki arkamdan yetişti kırmızı bisikletim. “Tamam, efendim, güle güle kullansın delikanlı” dedi yağız delikanlı. Gülümseyerek teşekkür ettim. Ellerimle tutup sürmeye başladım. Delikanlı oğlum için aldığımı veya herhangi bir erkek çocuk için aldığımı düşünmüştü demek ki. “Kendim için” demek geldi içimden ama söyleyemedim.
            Bisiklet alındı, şimdi sıra öğrenmesinde sürmeyi. Nasıl olacaktı, nerede olacaktı bu iş? Tenhada olacak dedi kendi kendine ofise doğru giderken.  Tenha bir yer? Nerede vardı? Bir bir aklından geçirdi bildiği uygun yerleri. Ofise vardığında hemen kaldırıma park etti kırmızı bisikleti. Ofis zemindeydi. Yoldan görünüyordu. Düzayak, kaldırımdan bir basamakla giriliyordu içeriye.      İçeride oturanlar bakıyordu bisiklete. “Hayırlı olsun” demekle yetindiler. Çünkü kime alınmış olduğu konusunda fikir yürütememişlerdi. Emin değildiler en azından. İşleri görüşüp dışarıya çıkmak istiyordu hemen. Bu gün başlanmalıydı bu işe. Müşterileri uğurladıktan sonra, çalışan elemana inşaata gideceğini söyleyip çıktı ofisten. Kırmızı bisiklete binmeden devam etti yola. Gideceği inşaat yakındı nasılsa. Orada binecekti. İlk denemesi orada olacaktı. Heyecan vardı. İnşaata varıncaya kadar hayaller kurdu binmek üzerine. Her yere onunla giderdi ustalaştığı zaman. Küçük bir yerdi nasılsa. İnşaatın temelleri atılacaktı bu gün. Merak etti ne yapıldığını bu zamana kadar. Adımlarını açtı biraz daha. Bisiklete ayağını çarpıyordu bazen.
            İnşaatın olduğu yerde yol düzgündü. Eğim yok, asfalt olmasa da sertti zemin. İnşaattaki çalışanlar arada bakmaya başlamışlardı. Kimse bir şey demiyordu ama gülümsediklerini fark edebiliyordum. Bisikletin oturağına tam oturup ayaklarımı kaldırdığım anda dengem bozuluyor devrilmemek için ayaklarımı tekrar yere basıyordum. Epeyce uğraştıktan sonra baktım o yolda olmayacak, az eğimli bir yol olmalıydı benim için. Önce denge işini çözmeliydim. Pedal çevirme sonraki işti. Uzaklaştım epeyce inşaattan. İnşaatın önünden gelen yol ile kesişen bir yol daha vardı aşağıya doğru giden. Tam da benim istediğim gibi bir yol dedim kendi kendime. Başlangıcı eğimli, yüz metre kadar gidince düzleşiyordu. Eğimli yerlerde kum çakıl fazla yoktu ama düz yerde çok fazlaydı. Yaya yürürken insanın adımları geriye kayıyordu kumlardan. Patinaj yapa yapa yürüyordun.
            Yolun kesiştiği noktada oturdum bisikletin oturağına, ayaklarımı az kaldırdım ve freni yavaşça gevşetip bıraktım bisikleti. Birer ikişer metre de bir ayağımın birini yere basmak zorunda kalıyordum. Basa kaldıra devam ettim. Çocukken oyun oynadığımız gibiydi her şey. Hoşuma gidiyordu bu oyun. Yılmadan bıkmadan oynamak istiyordum. Hatta gece bile oynardım. Düzlüğe kadar varıp tekrar geriye dönüp sil baştan başlıyordum. İki ya da üç saat geçmişti ki ben de terler içindeydim ama yorgunluk hissetmiyordum. Durum daha iyiydi. Ümit vadediyordum. Ayağımı yere basmadan onar metre kadar gidebilmiştim. Hatta bir kaç tur pedal bile çeviriyordum artık. Olacak bu iş, bu gün olacak dedim kendi kendime ve azmim daha da arttı.  Derken günün sonunda bisiklete binebiliyordum. Ani harekette dengem bozulsa da düz ve hafif eğimli yolda rahat gidebiliyordum. Yarın pedal işini pekiştirecektim. Aynı zamanda fren etkilerini öğrenecek bu işi tam pekiştirecektim.  Sırıklara taban çakıp onlarla yürüdüğümüz zamanlar aklımdan geçti bisiklet öğrenirken. Sırıkla yürümeyi çabuk öğrenmiştim çocukken.
            Sonraki gün kahvaltıdan sonra inşaata kırmızı bisikletimle geldim. Ofise uğramadım. Hevesliydim tam öğrenmeye. Sabahtan başladım talime. Aynı yerde çalışıyordum gene. Öğleye doğru ara verdim bir kaç saat. İnşaatta halletmem gereken işler çıktı. Onları halleder halletmez bisikletimi alıp tekrar geldim çalışma pistime. Karar vermiştim artık, düz kısmında da ilerleyecektim yolun.  Bir saat kadar çalışmayı sürdürdüm. Okullar kapanmış, çocuklar evlerine dönüyordu ve yoldan gelen çocuklar vardı. Dikkat ediyordum onlardan birisine çarpmamak için. Dengemin bozulacağını hissettiğim anda ayaklarımı yere bırakıyor duruyordum. Tam da durduğum anda dibimde, bisikletin boyunda, kara kuru yedi sekiz yaşlarında bir erkek çocuğun dikildiğini fark ettim. O beni izliyormuş demek ki bir süredir. Ben fark etmemişim kendi telaşımdan. “Sen bisiklete binmesini bilmiysen?” dedi gülümseyerek. Ayaklarım yerde durup baktım öylece yüzüne. Sonra gözlerinin içine. Epeyce eğlenmiş ve de eğleniyor olmalıydı minik yaramaz oğlan. Çok da sevimli ve candan söylemişti. Ben de gülümsedim “Hee bilmiyem?” dedim gözlerinin içine bakarak. Hoşuma gitmişti söylediği çocuğun. Utanıp sıkılacağımı düşünmüştüm hâlbuki. Belki büyük birisi söylese utanırdım. Çocuğun söylemesi bende eğlence hissi uyandırmıştı. “Bilmemek değil öğrenmemek ayıptır” dedim kendime içimden. Çocuk öylesine bakmaya devam ediyordu masum masum. Kim bilir ne hayaller kuruyordu. “O zaman bisikleti bana veriysen” dedi gene gülümseyerek. Bu sefer dalga geçtiği belliydi benimle. “Hee vereyim, ama önce öğreneyim, sonra sana vereyim” dedim. Şaka yapıyordu kendince çocuk. “He he he” diye gülerek koşturup gitti sonra da.  Ben de çalışmama devam ettim tekrar. İki yüz metre kadar gittikten sonra döndü baktı çocuk. El salladı bana gülerek. Ben de aynısını yaptım ona gülümseyerek.
bisiklet, gülme, çocuk, sevinç
Gülümseyen Çocuk
            Artık bisiklete rahat biner olmuştum üç dört günün sonunda. Çalıştığım yolun düzlüğünde pedal çevirirken kumda patinaj yapıyordum. Tekerler boşa dönüyor tutunamıyordu altındaki kumlar kayınca. Elli metre kadar dalmıştım ki yola, aynı çocuk gene karşımdaydı; aynı gülümsemesiyle “Afferin loo!” dedi bana. Merak etmiştim neden aferin dediğini. “Neden?” dedim durarak. “Bu yolda ben bile süremiyem” dedi yaramaz yumurcak. Yanağını okşadım sağ elimle. “Hoşça kal delikanlı!” deyip el salladım. O da el salladı koşturup giderken.
            Artık kırmızı bisikletim benim Mercedes’im olmuştu. Gece, gündüz bütün şehir içi yolculuklarımı onunla yapmaya başladım. Aksesuar da taktırmıştım. Önüne bir far lambası: Tekerleklerin dönüşünden enerji üretiyordu. Pedalları ne kadar hızlı çevirirsem o kadar fazla aydınlatıyordu geceleri. Reflektör taktırmıştım arkaya ve öne. Gece beni fark etsin arabalar diye. Sıkı bir dost olmuştuk kırmızı bisikletimle.
            Aradan bir kaç sene geçmişti. Bir gün sabahleyin kırmızı bisikletimi ofisin önüne park etmiş çalışmak için masama oturmuştum. Pazarıydı kasabanın. Bir delikanlı ofis kapısından başını uzatarak bisikleti alıp alamayacağını sordu. Delikanlıyı tanıyordum. “İşim fazla sürmez” deyince “Alabilirsin o zaman” dedim ve çalışmaya devam ettim. Ofis yoğunlaşmaya başladı birden. Köylerden de pazara gelenler olduğu için cadde ve sokaklar oldukça yoğun bir gündü. Çalışmalarım da çok yoğunlaştığı bir andı. Sanki çocuk bisikleti getirdi gibi düşündüm bir ara. İşlerimi bitirip akşam karanlığı olmak üzereyken bisikleti aradı gözlerim. Bisiklet yerinde yoktu. Getirilmişti hâlbuki. Bir türlü çalınacağını kabullenemedim bir süre.
            Yeniden alabilirdim ama o kırmızı bisikletin, ilk bisikletimin önemi fazlaydı benim için. İçimde burukluğu devam etti epeyce. Kahveye gittiğim bir akşam, kahveci takılmıştı bana ”Hani Mercedes nerede?” diye. “Çalındı” demiştim. Üzülmüştü benim adıma. Bir şey söylemedi başka. Kahvemi bıraktı önüme. Kahvemi içip birkaç el de oyun oynadık arkadaşlarla, eve döndüm. Aradan bir hafta geçti geçmedi. Öğleye doğru ofiste çalışırken “Abi Mercedes’in geldi, abim gönderdi” dedi kahvecinin çırağı. Daha yerimden kalkıp bir şey diyemeden koşturarak uzaklaştı çırak. Kapıya geldiğimde bağırsam da duyamayacak kadar uzaklaşmıştı. Gözlerim dolu dolu oldu. Hasretini çektiğim bir insan vardı sanki karşımda. “Ben geldim ahbap, ne haber. Görüşmeyeli neler yaptın bakalım?” diyordu bana durup dikildiği yerden. Yanına inip her yerine dokundum gene ilk gördüğüm günkü gibi. Farı ve reflektörleri kırılmış, bazı yerleri çizilmişti. Olsun her şeyiyle kabulümdü. Çok sevinmiştim. Hiçbir zaman kilitlemedim kırmızı delikanlıyı. İhtiyacı olan söyleyip aldılar, işlerini halledip getirip bıraktılar tekrar. Uzun yıllar devam etti kırmızı bisikletimle ahbaplığımız.

                                                                                                          20.12,2016-18.06/Aydın
                                                                                                                   Halil GÖNÜL  

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Hoş geldiniz.
İlginiz için teşekkür ederim.